Kitap İncelemesi, Biraz da Kadın

İkinci Yarısı koymuş ismini Ece Temelkuran ama birinci yarısıyla bezeli olduğunu söylemiş aynı zamanda kitabın. Bir nevi ikinci yarıya adım atmış Temelkuran’dan birinci yarıdakilere öğütle karışık düşüncelerle dolu. Ama bundan, çıkarılmış ders ve edinilmiş şahsi fikirlerden fazlası var gözlere çarpan. Kitabın dokunduğu her şey bu topraklara bir şekilde yolu düşmüş herkesin aşinalık hissedecekleri ile dolu. Çünkü kitaptaki her şey buralardan açılıyor dünyaya. Aşklar da buradan başlıyor yolculuğuna, kadın da. Müzik ve sanat da. Reklam filmleri bile.   
Temelkuran’ın İkinci Yarısı ilk kez 2011 yılında tanışmış okurlarıyla. Everest ve Can Yayınları’nda bulmak mümkün. Şahsi fikrim, Everest’in kapağının kitabın ruhuna daha bir yakıştığı yönünde. Bir göz attığınızda ne demek istediğimi rahatça göreceksiniz. Doksan dört yazı var içinde kitabın, doksan dördü de bambaşka şeylerden bahsediyor. Onlardan üç tanesini daha bir ayrıntılı ele almak isterim.
“Regl” gibi her yerde sık sık yazılı göremeyeceğiniz bir başlığı var yazının. Ne mi anlatıyor? Ataerkiden evvel dönemden bahsediyor, kulağa muazzam gelen açıkçası bir kadına. “Eğer ağrı çekiyorsan bil ki, dünya senden çıkacak, insanlar senden doğacak. Eğer istersen, eğer bu dünyaya lütfedersen!” diyor Temelkuran. Ne de güzel diyor! Çok şey anlatıyor bu cümle: İlk önce kadınlara o ağrının aslında nelere kadir olduğunu hatırlatıyor. Sonra seçim hakkına sahip olduğunu hatırlatıyor. Yani sen çocuk yapma makinesi değilsin diyor açık açık. Sen istersen, lütfedersen, çocuk doğurursun diyor. Geçmişte, bugün, belki de gelecekte de olan bazı zorlamaların aksine, kadın diyor, kararlarında özgürdür. Yazının başlarındaki kadın profilini daha önce bir antropoloji makalesinde okumuştum. Erkek egemenliğinin hâkimiyetinden önce kadının dominant karakter olduğu ile ilgili. Bu durumun erkek kanadından yarattığı tahmin edildiği rahatsızlığa yorularak geçirilen bir değişim olduğu söyleniyordu. Doğruluk payına katılmakla beraber Temelkuran’ın takındığı – kitabın genelinden de çıkarılabilecek olarak – dini öğretinin erilliğine olan karşıtlığıyla aynı yerde durmadığımı söylemeliyim. Herkesin dine, dinlere bakışı da onları yorumlayışı da farklıdır. Bu farklılıktan yola çıkarak da ben erkek-tanrı deyimine katılmıyorum. Tanrının, tanrıların, cinsiyetsizliğine inanıyorum. Öğretinin bu olduğundan yanayım. Eğer şuan kadın ve erkeğin eşit muamele görmediğine gösterecek tonla örneğe sahipsek bunun tek suçlusu her şeyde olduğu gibi insandır. Çünkü benciliz. Aksine çabalasak bile öyleyiz. Bu durumda fiziksel gücünü kullanarak diğer yarısını sindiren bir insan o kadar da şaşırtıcı gelmiyor bana. Bu eşitsizliği yenmek adına canla başla uğraşmalıyız ve bu açıdan Temelkuran’ın Regl’ini bir kadın kanı manifestosu olarak ele almak mümkün. Sırf bunun için bile bu yazıyı diğerlerinde ayrı bir yere koymak bence doğrudur.
Şiir kimindir diye sorsalar, ne dersiniz? Şairinin demek fazla gerçekçi bir cevap olur, şiirin kendisine ayıp olur. Hayalleri damıtan; olmamışları, belki olmayacakları da olduran şiire büyük ayıp olur. Temelkuran bir yazısında Neruda aracılığıyla bir yanıt vermiş bu soruya: “Şiir, ihtiyacı olanındır!” Al benden de bir o kadar, diyesi geliyor insanın. Ne doğru laf! Temelkuran kendi cümleleriyle devam ediyor: “Bu ülkenin de işte, konuşmayı beceremeyen bu kavruk çocukların, cümlelere ihtiyacı vardı.” Kimileri için hislerimi sözcükleştirmek bir hayli güçtür. Bu durumda insanın imdadına yetişir şairler. Ne Kadar Aşk, O kadar Attila İlhan! adlı yazısında önce günlük hayatta çok olunası bir yerde kulak misafirliğinde duyulan bir cümleyle başlıyor. Bir kadın arkadaşına Ben Sana Mecburum’u okumasını tavsiye ediyor. Sonra yine çok hayattan başka örneklerle devam ediyor. Sözün özü, konu aşk olunca insanın iç beş dizeye ne kadar ihtiyacı olabileceğini gösteriyor Temelkuran ki kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum. Şairliğin de bu bağlamda çok kıymetli bir meslek olmasının dolaylı yoldan altının çizildiğini düşünüyorum. Hasta olunca doktora gidiyoruz reçete yazdırıyoruz ya hani, aşk derdine düşünce de reçete o üç beş dize oluveriyor. Doğruyu söylemek gerekirse kitapta en çok kalbime dokunan yazının bu olduğunu söyleyebilirim. Şiire bir ihtiyaç gibi yaklaşmak ve bunu böylesine nesnel örneklemelerle anlatmak herkesin aklına gelecek bir şey olmasa diye düşünüyorum. 
“Kendi Halinde, Mütevazı Dondurma” okurken bile insanı o yazlık beldelere götüren bir yazı. Şahsen ben de bir yazlıkçı olarak Temelkuran’ın bahsettiklerinin neredeyse hepsini okurken kafamı aşağı yukarı sallarken buldum kendimi. Oralara has şeyler onlar. Turalamak gibi: Yazlıkçıların oldukça aşina olduğu bir terim olan “turalamak”la başlıyor yazı. Buna uysal bir fiil diyor yazar. Öyle de. Malum yazlıkçılar rutin olarak sıkılır ve ailecek yavaş tempolu yürüyüşlere çıkılır. Kimsenin acelesi olmaz. Temelkuran değinmemiş ama bu tur atma meselesinin nedenleri biri de ‘yediğimiz yemeği sindirelim’dir çünkü akşam yemeğinden sonra bu ‘çiğdem-çekirdek’ halkının yapacak fazla şeyi kalmaz. İsminde de yazdığı gibi bir de dondurma meselesi var. Roma dondurmacısı olmayan bir yazlık beldesi görmedim, duymadım ben henüz. Ama son zamanlarda yeni yeni icatlar da çıkmaya başladı. Temelkuran yoğurtlu ve karpuzlu dondurmayı örnek vermiş misal. Ben patlıcanlısına da rastladım, gerçekten de yazarın dediği gibi vahşi kapitalizmin müdahalesi yok değil bunlarda. Yazısının sonlarına doğru verilen örnek ise mütevazı dondurma. Sade, normal bir tezgâhta gayet normal bir dondurma. Bu kendi halindeliğin kendi yazı kariyerinde ulaşmak istediği nokta olduğunu söylüyor Temelkuran cümlelerini bitirirken de. “Kendi halinde, mütevazı köşe yazarı!” diyor. Benim anladığım bu cümlelerden yazının sadece ve sadece yazmak için yazılması Temelkuran’ın hedeflediği. Kapitalist kaygılar değil, yeni ve ilgi çekici olsun diye zorlamalar değil, yazmanın amacı dışında herhangi bir şey hiç değil. Burada da kendisine katılmadan alamıyorum kendimi. Bir yazarın amacının sadece yazmak olması gerektiğine inanıyorum. Yazarken nelerden bahsedildiği, nelerin anlatıldığı, örneklendirildiği önemli değil; yazar kahramanca kalemini eline alıp mütevazı ve kendince yazdıktan sonra. 
Kitabın genelinden daha çok bahsedecek olursam Temelkuran’ı okuyan birinin kolayca fark edebileceği üslubuna değinmek isterim. Dili sade ve cümleler zihinlerde kolayca akıyor. İnsan okurken tökezlemiyor. Ama ufak akıl oyunlarıyla bezeli olduğunu da söylemek mümkün. Alışılmışın dışında tamlamaları sevdiği belli yazarın ki bence bu yazıları konuları ne olursa olsun çok daha hareketli ve okunası hale getiriyor. “Kalbi lobotomi” ve “meşguliyetle sersemleştirilmiş aklın kendini diriltme günleri” benim oldukça hoşuma giden, daha önce neden söylenmemiş dediklerim mesela. Konular üzerine de konuşmak gerekirse yazılara hâkim olan görüşün kadın olduğunu söylemek mümkün. Kadınların sorunları, gerçekleri, ikilemleri, çıkmazları, istekleri, hayalleri… Hemen hepsi var yazıların arasında. Bazılarının ismi bağır çağır söylüyor bunu bazılarının ise okurken aradan fısıldanan sözlerle mesajları var bu konuda. Ece Temelkuran da bir kadın olarak, hayatına hâkim olan görüşü yazılarına yansıtmakta doğal olarak haklı. Sonuçta bir kadının bitirilmiş 35 yılından yola çıkan yazılar bunlar. Ama asla sadece kadın olduğu için değil, kadınlığını ve kadınları amaç edinmişliğinin getirdiği bir pencere bu kitap, kadından açılan pencere bir başka deyişle.

Dilara İNAL

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstifçilerin Haklı Mücadelesi

Ülkemizin Vicdan Yaraları

ABC